Bir varmış, bir yokmuş. Uzak mı uzak, yemyeşil tepelerin ve masmavi bir gölün arasında kurulmuş küçük bir kasaba varmış. Bu kasabanın adı Çınarova’ymış. Çınarova’da herkes birbirini tanır, sabahları kuşların cıvıltısıyla uyanır, akşamları evlerinin önünde oturup yıldızları seyredermiş.
Kasabanın en meraklı çocuklarından biri de Mert adında dokuz yaşındaki bir çocukmuş. Mert’in aklına her gün onlarca soru gelirmiş.
“Bulutlar neden düşmüyor?”
“Karıncalar birbirlerini nasıl buluyor?”
“Gökyüzünün sonu var mı?”
“Bir yıldızın üzerine basabilseydim, ne görürdüm?”
Annesi her defasında gülümseyerek, “Merak etmek güzeldir Mert. Ama bazı soruların cevabını bulmak için araştırmak gerekir,” dermiş.
Mert bu sözü çok severmiş.
Bir gün okuldan dönerken kasabanın en eski evlerinden birinin önünden geçmiş. Bu ev, yıllardır kimsenin kullanmadığı, pencereleri sarmaşıklarla kaplanmış gizemli bir evmiş. Mert daha önce defalarca evin önünden geçmesine rağmen o gün kapının aralık olduğunu fark etmiş.
İçeriden hafif bir ışık süzülüyormuş.
Mert önce duraksamış.
“Acaba içeride biri mi var?”
Sonra merakına yenilmiş. Kapıyı yavaşça itip içeri girmiş.
Evin içi eski kitaplar, tahta sandıklar ve renkli kumaşlarla doluymuş. Duvarlarda garip haritalar asılıymış. Mert bir odadan diğerine bakarken tavanda küçük bir kapak görmüş.
Merdiveni bulup kapağı açmış.
Tavan arasında, tozların arasında büyük bir sandık duruyormuş.
Mert sandığın kapağını kaldırınca gözlerine inanamamış.
İçeride rengârenk desenleri olan eski bir halı varmış. Halının üzerinde güneşler, yıldızlar, aylar ve uçan kuşlar işlenmiş. Ama en şaşırtıcısı, halının kenarında altın harflerle şu cümle yazıyormuş:
“Beni yalnızca merak eden değil, öğrenmek isteyen çocuklar uçurabilir.”
Mert heyecanla halının üzerine oturmuş.
“Peki seni nasıl uçuracağım?”
Tam o anda halı hafifçe titremiş.
Mert şaşkınlıkla ayağa kalkmış.
“Sen… konuşabiliyor musun?”
Halıdan yumuşak bir ses gelmiş:
“Konuşabilirim. Fakat uçmak için yalnızca söz yetmez. Öğrenmen, düşünmen ve doğru kararlar vermen gerekir.”
Mert’in gözleri parlamış.
“Beni uçur!”
Halı bir anda yerden yükselmiş.
“Vuuuuuuuuş!”
Mert önce korkmuş, sonra kahkahalar atmaya başlamış.
Tavan arasından çıkmışlar, çatının üzerinden yükselmişler. Çınarova küçücük bir oyuncak kasaba gibi aşağıda kalmış. Göl, güneş ışığında gümüş bir aynaya benziyormuş.
“Harika!” diye bağırmış Mert.
Halı, “Nereye gitmek istersin?” diye sormuş.
Mert biraz düşündükten sonra:
“Bilmediğim bir yere!” demiş.
Halı gülümser gibi kıpırdamış.
“Öyleyse Bilgi Ormanı’na gidiyoruz.”
Bir süre sonra gökyüzü değişmiş. Karşılarında dev ağaçlarla kaplı, daha önce hiç görmedikleri bir orman belirmiş.
Ormanın girişinde üç yol varmış.
Birinci yolun tabelasında “Kolay Yol”, ikincisinde “Hızlı Yol”, üçüncüsünde ise “Düşün ve Öğren” yazıyormuş.
Mert hemen hızlı yola yönelmiş.
Ama halı hareket etmemiş.
“Neden gitmiyorsun?”
“Çünkü hızlı olan yol her zaman doğru yol değildir,” demiş halı.
Mert tabelalara yeniden bakmış.
“Öyleyse düşün ve öğren yolundan gidelim.”
Ormana girdiklerinde karşılarına konuşan bir sincap çıkmış.
“Durun!” demiş sincap. “Ormandan geçmek isteyen herkes bir soruyu cevaplamalı.”
Mert heyecanlanmış.
“Hazırım!”
Sincap sormuş:
“Bir ağacın büyümesi için neler gerekir?”
Mert düşünmüş.
“Su, güneş ışığı, hava ve toprakta bulunan besinler.”
Sincap başını sallamış.
“Doğru! Ama bir şeyi daha unutma: Sabır.”
Mert bu cevabı çok sevmiş.
Biraz ilerlediklerinde büyük bir dereye ulaşmışlar. Dere üzerinde köprü yokmuş. Halı uçabildiği için Mert kolayca karşıya geçebileceğini düşünmüş. Fakat halı durmuş.
“Burada ne öğrenmem gerekiyor?”
“Su hakkında,” demiş halı.
Mert dereyi dikkatle incelemiş. Suyun bazı yerlerde hızla aktığını, bazı yerlerde ise yavaşladığını fark etmiş.
“Su, bulunduğu yere ve eğime göre farklı hızlarda akabiliyor,” demiş.
Halı yükselmiş ve dereyi güvenle geçmiş.
Ormanın daha derinlerinde Mert, susamış küçük bir kuş görmüş. Kuşun yanında boş bir kap varmış.
Mert hemen çantasındaki suyunu çıkarmış.
“Al, bunu iç.”
Kuş suyu içtikten sonra neşeyle ötmeye başlamış.
Birden ormandaki ağaçların yaprakları parıldamış.
Halı, “Bazen öğrendiğin en önemli şey bir kitapta yazmaz,” demiş.
Mert gülümsemiş.
“Yardım etmek de öğrenmenin bir parçası mı?”
“Evet,” demiş halı. “Bilgi, iyilikle birleştiğinde değer kazanır.”
Yolculuk devam ederken gökyüzü kararmaya başlamış. Rüzgâr hızlanmış. Mert biraz korkmuş.
“Eve dönsek mi?”
Halı bu kez hemen cevap vermemiş.
Mert etrafına bakmış. Uzakta büyük, koyu bulutlar birikiyormuş.
“Fırtına geliyor,” demiş.
“Peki ne yapmalıyız?”
Mert düşündükten sonra:
“Güvenli bir yere inmeliyiz.”
Halı onu ormanın içindeki geniş bir mağaranın girişine götürmüş. Fırtına boyunca orada beklemişler.
Mert yağmurun sesini dinlerken şunu fark etmiş:
“Bazen cesur olmak, korkmamak değilmiş. Korktuğunda doğru kararı verebilmekmiş.”
Halı sessizce parlamış.
Fırtına geçince gökyüzünde rengârenk bir gökkuşağı oluşmuş.
Mert hayranlıkla bakmış.
“Gökkuşağı nasıl oluşuyor?”
Halı cevap vermiş:
“Güneş ışığı yağmur damlalarının içinden geçerken farklı renklere ayrılabilir. İşte bu renkler, gökyüzünde gördüğün gökkuşağını oluşturur.”
Mert gökkuşağına bakarak:
“Demek ki bazen yağmurdan sonra güzellik ortaya çıkıyor,” demiş.
“Hayatta da böyledir,” diye cevap vermiş halı.
Akşam yaklaşınca halı Mert’i yeniden Çınarova’ya götürmüş. Eski evin çatısına indiklerinde Mert’in yüzünde kocaman bir gülümseme varmış.
Halı ona son bir şey söylemiş:
“Bugün çok şey öğrendin. Ama unutma, gerçek sihir uçmak değildir.”
“Peki gerçek sihir nedir?”
“Merak etmek, öğrenmek, düşünmek ve öğrendiklerini iyilik için kullanmaktır.”
Mert halıyı dikkatlice sandığa yerleştirmiş.
“Yarın yine gelir miyim?”
Halı hafifçe kıpırdamış.
“Eğer öğrenmeye devam edersen, beni her zaman bulabilirsin.”
Mert eve döndüğünde annesi:
“Bugün neler yaptın?” diye sormuş.
Mert bir an durup gülümsemiş.
“Çok şey öğrendim,” demiş.
O geceden sonra Mert her gün bir soru sormaya başlamış. Kitaplar okumuş, doğayı gözlemlemiş, arkadaşlarına yardım etmiş ve bilmediği şeyleri araştırmaktan hiç vazgeçmemiş.
Yıllar geçse de Çınarova’da kimse o eski evin tavan arasında ne olduğunu öğrenememiş.
Ama bazı geceler, gökyüzünde yıldızların arasında renkli bir ışık süzülürmüş.
Kasabadaki çocuklar onu görünce birbirlerine şöyle dermiş:
“Bak! Uçan Halı yine bir meraklı çocuğu öğrenmeye götürüyor.”
Ve gökyüzünde, yıldızların arasında bir halı süzülürken uzaklardan tatlı bir ses duyulurmuş:
“Merak et, sor, öğren ve iyiliğini paylaş. Çünkü en güzel yolculuk, insanın öğrendikleriyle büyüdüğü yolculuktur.”
Gökten üç elma düşmüş.
Biri merak eden çocuklara,
biri öğrenmekten hiç vazgeçmeyenlere,
biri de öğrendiklerini iyilik için kullananlara…
Masal da burada bitmiş.