Bir varmış, bir yokmuş… Uzak diyarların birinde, yemyeşil tepelerin arasında, çiçeklerin sabah çiyiyle parladığı, derelerin şarkılar söylediği şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde hayvanlar sevgiyle yaşar, kuşlar dallardan dallara neşeyle uçar, tavşanlar çimenlerde zıplar, sincaplar ağaç kovuklarında ceviz biriktirirmiş. Köyün en renkli sakinlerinden biri de kırmızı ibiği, parlak tüyleri ve gür sesiyle tanınan Horoz Rıfkı’ymış. Rıfkı, eskiden her sabah erkenden uyanır, kanatlarını çırpar ve bütün köyü sesiyle selamlarmış. Ancak bir gün hayatına öyle bir şey girmiş ki ne sabahları ötebiliyor ne de arkadaşlarıyla eskisi gibi vakit geçirebiliyormuş.
Her şey, çiftliğe gelen tüccarın Rıfkı’ya parlak ekranlı bir telefon hediye etmesiyle başlamış. Tüccar, “Bu küçük aletle oyunlar oynayabilir, renkli videolar izleyebilir ve dünyanın dört bir yanındaki sesleri duyabilirsin,” demiş. Rıfkı telefonu patilerinin arasına alıp ekrana dokununca rengârenk görüntüler karşısına çıkmış. Zıplayan civcivler, dans eden ördekler, komik hayvanlar ve bitmek bilmeyen oyunlar… Rıfkı’nın gözleri sevinçle parlamış. “Birazcık bakıp bırakırım,” diye düşünmüş. Ama o birazcık, saatlerce sürmüş.
Ertesi sabah güneş, altın sarısı ışıklarını ahırların üzerine yayarken Rıfkı hâlâ samanların arasında oturmuş, telefonunda oyun oynuyormuş. Normalde o saatte bütün köyü uyandırması gerekirmiş. Tavuklar yumurtalarını bırakmak için kümesten çıkmış, koyunlar çayıra gitmek üzere hazırlanmış ama ortalıkta horozun sesi yokmuş. Sonunda yaşlı inek Maviş, ahırın kapısından başını uzatıp seslenmiş: “Rıfkı, güzel horozum, güneş çoktan doğdu! Bugün neden bizi uyandırmadın?” Rıfkı başını bile kaldırmadan, “Bir dakika Maviş Teyze, şu bölümü geçeyim, hemen geliyorum,” diye cevap vermiş.
Ne var ki o bölüm bitince başka bir oyun başlamış, oyunun ardından da yeni bir video açılmış. Rıfkı, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyormuş. Derken küçük civcivler bahçeye çıkmış ve en sevdikleri oyun olan saklambaç için onu çağırmışlar. Sarı tüylü Civciv Pıtırcık, “Rıfkı Abi, bizimle oynar mısın? Sensiz oyunun tadı çıkmıyor,” demiş. Rıfkı, gözlerini ekrandan ayırmadan, “Şimdi olmaz çocuklar, birazdan oynarız,” diye mırıldanmış. Civcivler üzgün gözlerle birbirlerine bakmış. Birazdan demiş, ama o birazdan bir türlü gelmemiş.
Günler geçtikçe Rıfkı’nın dünyası küçülmüş. Eskiden çiçeklerin kokusunu içine çeker, kelebeklerin peşinden koşar, arkadaşlarına komik hikâyeler anlatırmış. Şimdiyse neredeyse bütün gününü telefonun karşısında geçiriyormuş. Üstelik geceleri de geç saatlere kadar ekrana baktığı için sabahları uyanmakta zorlanıyormuş. Tüyleri eskisi kadar parlak görünmüyor, gözleri yorgunluktan kapanıyor, neşeli sesi giderek kısılıyormuş. Telefonundaki oyunlarda yüksek puanlar kazanıyor ama gerçek hayattaki en güzel anları kaçırıyormuş.
Bir sabah köyde büyük bir telaş yaşanmış. Küçük civcivlerden biri olan Pıtırcık, bahçenin arkasındaki çiçekli patikada kaybolmuş. Annesi tavuk Fındık, bütün köyü dolaşmış ama yavrusunu bulamamış. Hayvanlar hemen arama çalışmalarına başlamış. Ördekler dere kenarına bakmış, sincaplar ağaçların çevresini araştırmış, tavşanlar çalılıkların arasına girmiş. Herkes birbirine yardım ederken Rıfkı yine telefonuyla meşgulmüş. Fındık telaşla yanına gelip, “Rıfkı, ne olur bize yardım et! Sen bütün köyü tanırsın. Pıtırcık’ı en son nerede gördüğünü hatırlıyor musun?” diye sormuş. Rıfkı bir an başını kaldırmış, sonra ekrana bakarak, “Üzgünüm, Fındık Abla. Ben oyun oynuyordum, hiçbir şey görmedim,” demiş.
Bu sözler Rıfkı’nın içine küçük bir taş gibi oturmuş. Çünkü Pıtırcık’ın her sabah onu neşeyle çağırdığını hatırlamış. Birlikte oynayacaklarına dair verdiği sözler aklına gelmiş. Ama şimdi minik civciv kayıptı ve Rıfkı onun nerede olduğunu bile bilmiyordu. İlk kez telefonundaki renkli görüntüler ona eskisi kadar güzel görünmemiş. Ekranı kapatıp ayağa kalkmış ve kendi kendine, “Ben etrafımda olup bitenleri görmezken hayatın en önemli anlarını kaçırmışım,” demiş.
Tam o sırada bilge baykuş Bilgin, büyük meşe ağacının dalından aşağıya süzülmüş. Gözlüklerini gagasının üzerine yerleştirip Rıfkı’ya bakmış. “Sevgili Rıfkı,” demiş, “telefon kötü bir şey değildir. Onunla yeni bilgiler öğrenebilir, uzaktaki sevdiklerinle konuşabilir ve güzel şeyler keşfedebilirsin. Ama hiçbir alet, hayatının tamamını yönetmemeli. Ekrana bakarken etrafındaki dünyayı unutursan gözünün önündeki güzellikleri kaçırırsın.” Rıfkı başını öne eğmiş. “Peki Bilgin Dede, ben bu alışkanlığı nasıl değiştirebilirim?” diye sormuş.
Bilgin Dede gülümsemiş. “Bunun için üç sihirli anahtarın var: Fark etmek, karar vermek ve harekete geçmek. Önce telefonun başında ne kadar zaman geçirdiğini fark edeceksin. Sonra kendine uygun bir sınır koyacaksın. Ardından o sınırı uygulayacaksın. Telefonunu yemek yerken, oyun oynarken ve arkadaşlarınla konuşurken bir kenara bırakmayı deneyebilirsin. Ayrıca ne zaman kullanacağına ailenden yardım alarak karar verebilirsin. Unutma Rıfkı, zamanı geri getiremezsin ama bundan sonrasını güzelleştirebilirsin.” Bu sözleri duyan Rıfkı’nın yüreğinde küçücük bir umut ışığı yanmış.
Rıfkı telefonu cebine koymuş ve diğer hayvanlarla birlikte Pıtırcık’ı aramaya başlamış. Önce kümese yakın çiçekli patikaya gitmişler. Sonra dere kenarını incelemiş, papatyaların arasından geçmişler. Rıfkı bu kez etrafına dikkatle bakıyor, kuşların seslerini dinliyor, arkadaşlarının söylediklerine kulak veriyormuş. Derken çalılıkların arkasından incecik bir ses duyulmuş: “Buradayım! Lütfen bana yardım edin!” Herkes sesin geldiği yöne koşmuş. Pıtırcık, iki büyük taşın arasına sıkışmış küçük bir patikanın kenarında duruyormuş. Korkmuş ama iyiymiş. Rıfkı dikkatlice yaklaşmış, diğer hayvanların yardımıyla Pıtırcık’ı güvenli bir yere çıkarmış.
Pıtırcık sevinçle annesine sarılmış. Fındık, gözleri dolarak Rıfkı’ya teşekkür etmiş. “Bize yardım ettiğin için sağ ol,” demiş. Rıfkı ise mahcup bir gülümsemeyle cevap vermiş: “Keşke daha önce telefonumu bırakıp sizinle vakit geçirseydim. Belki de çok daha fazla güzel anı biriktirebilirdik.” Pıtırcık, Rıfkı’nın kanadına sokulmuş. “Önemli olan şimdi bizimle olman, Rıfkı Abi,” demiş. Bu sözler horozun kalbini sıcacık yapmış. O an, hiçbir oyunun puanının gerçek bir dostun gülümsemesinden daha değerli olmadığını anlamış.
O akşam Rıfkı, bilge baykuşun önerilerini uygulamaya karar vermiş. Telefonunu günün belirli saatlerinde kullanacak, yatmadan önce ekranını kapatacak ve her gün mutlaka dışarıda arkadaşlarıyla vakit geçirecekmiş. Ayrıca oyun oynamak istediğinde önce yapması gereken işleri tamamlayacakmış. Ertesi sabah telefonunu eline almak yerine pencereye yaklaşmış. Gökyüzü pembe ve turuncu renklere bürünmüş, ağaçların dallarında kuşlar şarkı söylemeye başlamış. Rıfkı derin bir nefes almış, kanatlarını iki yana açmış ve bütün gücüyle ötüvermiş: “Ü-ürü-üüü! Günaydın güzel köyüm!”
Sesi öyle neşeliymiş ki tavuklar sevinçle gıdaklamış, ördekler kanat çırpmış, civcivler dans etmeye başlamış. Rıfkı artık her sabah doğanın sesini dinliyor, arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor, çiçeklerin kokusunu içine çekiyor ve telefonunu gerektiğinde kullanıyormuş. Bazen yine oyunlara dalmak istiyormuş ama o zaman Bilgin Dede’nin sözlerini hatırlıyormuş: “Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmak içindir; hayatımızın yerini almak için değil.” Bu sözü kalbine yazmış ve her gün biraz daha dengeli yaşamayı öğrenmiş.
Aradan haftalar geçmiş. Rıfkı’nın neşesi geri gelmiş, sesi yeniden gürleşmiş, arkadaşlarıyla dostluğu güçlenmiş. Bir gün köy meydanında bütün hayvanlar toplanmış ve Rıfkı onlara başından geçenleri anlatmış. “Ben telefonumu çok sevdiğim için değil, onsuz hiçbir şey yapamayacağımı sandığım için ona bağımlı hâle gelmiştim. Oysa gerçek mutluluk yalnızca ekranda değil; ailemizde, dostlarımızda, doğada ve birlikte geçirdiğimiz güzel zamanlarda saklıymış,” demiş. Hayvanlar onu alkışlamış. Bilgin Dede de ağacın dalından gülümseyerek başını sallamış.
O günden sonra köyde yeni bir gelenek başlamış: Her akşam güneş batarken bütün hayvanlar telefonlarını ve diğer ekranlı cihazlarını bir kenara bırakıp meydanda buluşuyormuş. Kimi masal anlatıyor, kimi şarkı söylüyor, kimi de yıldızları seyrediyormuş. Rıfkı ise en çok çocuklarla oyun oynamayı seviyormuş. Çünkü artık biliyormuş ki hayat, yalnızca izlenecek bir görüntü değil, içinde sevgiyle yaşanacak kocaman bir masalmış.
Ve gökyüzündeki yıldızlar birer birer parlayıp geceyi aydınlatırken Rıfkı son kez kanatlarını çırpmış. “Unutmayın küçük dostlarım,” demiş, “telefonunuz size dünyayı gösterebilir ama yaşadığınız dünyayı keşfetmek sizin elinizdedir. Ekranı kapattığınızda hayat kapanmaz; bazen asıl güzellikler o zaman başlar.” O gece bütün köy huzur içinde uykuya dalmış. Rıfkı da başını yumuşacık samanların üzerine koymuş, ertesi gün arkadaşlarıyla oynayacağı oyunları hayal ederek gözlerini kapatmış.
Masalın Öğüdü
Teknoloji doğru kullanıldığında faydalıdır; ancak aşırı ekran süresi oyun oynamamıza, uyumamıza, öğrenmemize ve sevdiklerimizle vakit geçirmemize engel olabilir. Telefonu gerektiğinde bir kenara bırakmak, zamanı dengeli kullanmak ve gerçek hayatın güzelliklerini keşfetmek bizi daha mutlu eder. Unutma, en güzel anılar bazen bir ekrana bakarken değil, başını kaldırıp çevrene baktığında başlar.