Tahtı Rüyada Gören Kral masalını anlatan sulu boya illüstrasyonunda altın tahtı hayal eden kral, bilge yaşlı adam ve mutlu çocuklar.

Tahtı Rüyada Gören Kral

Bir varmış, bir yokmuş… Uzak diyarların birinde, dağların gökyüzüne uzandığı, nehirlerin gümüş gibi parladığı, kuşların sabahları birbirinden güzel şarkılar söylediği Güneş Ülkesi adında bir krallık varmış. Bu ülkenin yemyeşil vadilerle çevrili başkentinde, yüksek kuleleri bulutlara değen görkemli bir saray yükselirmiş. Sarayın kralı Arven, genç yaşta tahta çıkmış, halkı tarafından sevilen ama kalbinin derinliklerinde büyük bir eksiklik hisseden biriymiş.

Kral Arven’in altından yapılmış bir tacı, değerli taşlarla süslenmiş bir kılıcı ve dünyanın dört bir yanından getirilen hazinelerle dolu bir sarayı varmış. Ancak bütün bunlara rağmen geceleri yatağına uzandığında huzur bulamazmış. Çünkü aklında hep aynı düşünce dolaşırmış: Daha büyük bir saraya, daha güçlü bir orduya ve daha görkemli bir tahta sahip olursa dünyanın en mutlu insanı olacakmış.

Bir gece, gökyüzünde binlerce yıldızın parladığı bir vakitte kral derin bir uykuya dalmış. İşte o gece hayatını değiştirecek çok tuhaf bir rüya görmüş. Rüyasında kendisini bembeyaz mermerlerden yapılmış, göğe kadar uzanan sütunlarla çevrili gizemli bir salonda bulmuş. Salonun tam ortasında ise daha önce hiç görmediği kadar güzel bir taht duruyormuş. Tahtın ayakları altından, sırt kısmı yakutlardan, kolları ise ışık saçan elmaslardan yapılmışmış. Üzerinde oturan kişi, bütün dünyanın hükümdarıymış gibi görünüyormuş.

Kral Arven hayranlıkla tahta yaklaşmış. Tam oturacakken karşısında uzun beyaz sakallı, gözleri yıldızlar gibi parlayan yaşlı bir adam belirmiş. Adam, “Ey kral, aradığın tahtı buldun. Fakat bilmen gereken bir şey var: Bu tahtın gerçek sahibi olmak istiyorsan önce onun ağırlığını taşıyabilecek bir kalbe sahip olmalısın,” demiş. Kral şaşkınlıkla sormuş: “Ben zaten bir kralım. Bundan daha ağır ne olabilir?” Yaşlı adam gülümsemiş ve cevap vermiş: “Bir tahtı taşımak kolaydır, asıl mesele bir halkın mutluluğunu omuzlarında taşıyabilmektir.”

Kral bu sözleri anlamaya çalışırken salon birden aydınlanmış ve gözlerinin önünde bambaşka bir manzara belirmiş. Tahtın etrafında üzgün çocuklar, susuz kalmış çiftçiler, çatısı akıtan evlerde yaşayan yaşlılar varmış. Hepsi krala bakıyormuş. İçlerinden küçük bir kız öne çıkmış ve “Kralım, senin sarayın altınlarla dolu ama bizim köyümüzde çocuklar temiz su bulamıyor. Gerçekten büyük bir kral olmak istiyorsan önce bizi görmelisin,” demiş.

Arven tam cevap verecekken rüya sona ermiş. Gözlerini açtığında sabah güneşi odasının perdelerinden içeri süzülüyormuş. Kral yatağından hızla kalkmış. Gördüğü rüya öylesine etkileyiciymiş ki aklından bir an bile çıkmıyormuş. Kahvaltısını bile yarım bırakıp başdanışmanını huzuruna çağırmış. “Ülkemizdeki bütün köyleri, kasabaları ve şehirleri görmek istiyorum. Halkımızın nasıl yaşadığını kendi gözlerimle öğreneceğim,” diye buyurmuş.

Kralın çıktığı büyük yolculuk

Ertesi sabah kral, gösterişli arabasını ve kalabalık muhafızlarını geride bırakarak sade kıyafetler giymiş. Yanına yalnızca sadık yardımcısı Loran’ı almış. Önce saraya en uzak köye gitmişler. Köyün girişinde küçük bir çeşmenin başında bekleyen çocukları görmüşler. Çeşmeden neredeyse hiç su akmıyormuş. Çocuklardan biri elindeki boş testiyi göstererek, “Bazen bütün gün bekliyoruz ama yine de yeterince su alamıyoruz,” demiş.

Kralın yüzü üzülmüş. Biraz ileride tarlasında çalışan yaşlı bir çiftçiyle karşılaşmışlar. Çiftçi, “Toprağımız verimli ama sulama kanallarımız yıllardır onarılmadı. Ekinlerimiz kuruyor, ailelerimiz zor durumda kalıyor,” diye anlatmış. Kral, sarayında her gün kurulan zengin sofraları düşünmüş. O sofralarda yenmeyen yiyeceklerin miktarı, karşısındaki insanların yaşadığı sıkıntılarla birleşince başını öne eğmiş.

Yolculukları sırasında bir okulun önünden geçmişler. Okulun pencereleri kırık, kitapları eskiymiş. Bahçede oturan küçük bir çocuk, kralı tanımadan yanına yaklaşmış ve “Amca, büyüyünce bilge biri olmak istiyorum ama okulumuza yeni kitaplar gelmiyor. Bana bir kitap alabilir misin?” diye sormuş. Kral çocuğun gözlerindeki merakı görünce gülümsemiş. “Elbette küçük dostum. Fakat sana yalnızca bir kitap değil, okuyabileceğin kocaman bir kütüphane kuracağız,” demiş.

O gün Arven, krallığının gerçek durumunu ilk kez bütün açıklığıyla görmüş. Bir kralın yalnızca sarayında oturarak ülkesini yönetemeyeceğini anlamış. Halkının sesini duymadan verilen kararların, karanlıkta yürümekten farksız olduğunu düşünmüş.

Altın tahtın gerçek sırrı

Kral saraya döndüğünde bütün danışmanlarını büyük salonda toplamış. Başvezir, kralın köylerden döndüğünü öğrenince hemen sormuş: “Majesteleri, yolculuğunuz nasıldı? Yeni hazineler veya fethedilecek topraklar buldunuz mu?” Kral başını iki yana sallamış. “Hayır. Bu yolculukta hazinelerden çok daha değerli bir şey buldum. Halkımın ihtiyaçlarını öğrendim. Artık sarayımızın ihtişamından önce ülkemizin mutluluğunu düşüneceğiz,” demiş.

Bazı danışmanlar bu sözlere şaşırmış. Çünkü onlar kralın daha fazla altın toplamasını, sarayını büyütmesini ve ordusunu güçlendirmesini bekliyorlarmış. Fakat Arven kararından vazgeçmemiş. İlk olarak kurumuş köylere su taşıyan kanallar yaptırmış. Ardından okulları yeniletmiş, çocuklara ücretsiz kitaplar dağıtmış. Hastanelerin eksiklerini tamamlatmış ve yaşlılara yardım ulaştıracak bir düzen kurmuş.

Bütün bu çalışmalar bir günde tamamlanmamış elbette. Kral her sabah erkenden kalkıyor, halkın temsilcileriyle görüşüyor, yapılan işleri kontrol ediyor ve sorunları çözmek için yeni yollar arıyormuş. Üstelik yalnızca emir vermekle yetinmiyor, bazen işçilere katılıyor, çocuklarla sohbet ediyor ve çiftçilerin tarlalarını ziyaret ediyormuş. Çünkü artık biliyormuş ki bir ülkeyi güzelleştiren şey, yalnızca büyük yapılar değil, insanların birbirine gösterdiği sevgi ve saygıymış.

Aylar geçmiş. Bir zamanlar susuz kalan köylerde çeşmeler şırıl şırıl akmaya başlamış. Okulların bahçeleri çocuk sesleriyle dolmuş. Tarlalarda yeniden bereketli ürünler yetişmiş. İnsanlar birbirlerine yardım etmeyi öğrenmiş ve krallığın dört bir yanında umut yeniden yeşermiş.

Bir gece kral yine aynı rüyayı görmüş. Kendini o gizemli salonda, değerli taşlarla süslenmiş tahtın karşısında bulmuş. Beyaz sakallı yaşlı adam yeniden ortaya çıkmış. Bu kez yüzünde sıcak bir gülümseme varmış. “Söyle bakalım kral Arven, hâlâ o altın tahtı istiyor musun?” diye sormuş.

Kral bir süre düşünmüş. Sonra başını kaldırarak cevap vermiş: “Artık anladım. Bir kralı büyük yapan oturduğu tahtın altın olması değil, halkının kalbinde yer bulabilmesidir. Benim en değerli tahtım, insanların güveni ve sevgisidir.” Yaşlı adam başını onaylarcasına sallamış. Bir anda salonun ortasındaki altın taht ışığa dönüşmüş ve binlerce küçük yıldız gibi gökyüzüne dağılmış.

Kral uyandığında yüzünde huzurlu bir gülümseme varmış. Penceresini açmış, sarayın bahçesinden yükselen kuş seslerini dinlemiş. Artık daha büyük bir tahta sahip olmayı değil, ülkesini daha mutlu bir yer hâline getirmeyi hayal ediyormuş.

O günden sonra Kral Arven, halkının sevgisini kazanan adil ve merhametli bir hükümdar olarak anılmış. Sarayının kapılarını çocuklara, yaşlılara ve yardıma ihtiyacı olan herkese açmış. Yıllar sonra krallığın çocukları onun hikâyesini dinlerken hep aynı sözü hatırlarmış: “Gerçek zenginlik, sahip olduğumuz altınlarda değil, iyilik yapabildiğimiz kalplerdedir.”

Ve Güneş Ülkesi’nde mutluluk, altın tahtlardan daha parlak bir şekilde nesilden nesile yayılmış. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı dinleyen çocuklara, biri iyilik yapmayı unutmayanlara, biri de kalbinde sevgi taşıyan herkese.

Bir yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir