Bir varmış, bir yokmuş…
Uzaklarda, tepeleri papatya kokan, derelerinin şarkı söyleyerek aktığı küçük bir kasaba varmış. Bu kasabanın adı Meraklıdere’ymiş.
Meraklıdere’de yaşayan çocukların çoğu oyun oynamayı, bisiklete binmeyi ve dere kenarında taş sektirmeyi severmiş.
Ama içlerinden biri varmış ki…
Onun en sevdiği şey “Neden?” diye sormakmış.
Bu çocuğun adı Mert’miş.
Mert, sekiz yaşında, ceplerinde her zaman birkaç vida, eski bir düğme, kırılmış bir kalem yayı ve ne işe yaradığı belli olmayan küçük parçalar taşıyan meraklı bir çocukmuş.
Annesi bir gün onun cebinden üç vida, bir tahta parçası ve eski bir saat yayı çıkarınca gülümsemiş.
“Bunlarla ne yapacaksın bakalım?”
Mert gözlerini parlatmış.
“Henüz bilmiyorum.”
“Öyleyse neden topluyorsun?”
Mert omuzlarını kaldırmış.
“Belki bir gün bir işe yararlar.”
Annesi gülmüş.
“Senin aklında her zaman bir şeyler dönüyor.”
Mert başını sallamış.
“Çünkü dünya çok ilginç. Bir şey çalışmayınca neden çalışmadığını merak ediyorum.”
İşte Mert’in en büyük özelliği buydu.
Bir şeyi bilmediğinde vazgeçmez, araştırırdı.
Tıkır Tıkır Çalışan Fikir
Bir sabah Mert, kasabanın meydanındaki eski çeşmenin başına gitmiş.
Çeşmenin suyu eskisi kadar güçlü akmıyormuş.
Çocuklar ellerini yıkamak için sıraya giriyor, yaşlılar ise kovalarını doldurmak için bekliyormuş.
Mert çeşmeye dikkatlice bakmış.
“Acaba sorun nerede?”
Çeşmenin musluğunu çevirmiş.
Tık.
Biraz daha çevirmiş.
Tık tık.
Musluktan yalnızca incecik bir su akmış.
Mert düşünmeye başlamış.
“Belki borunun içinde bir şey vardır.”
Tam o sırada en yakın arkadaşı Elif gelmiş.
“Yine mi bir şeyi inceliyorsun?”
“Evet.”
“Bu kez neyi icat edeceksin?”
Mert gülmüş.
“Henüz icat etmeyeceğim. Önce sorunu anlayacağım.”
Elif şaşırmış.
“İkisi aynı şey değil mi?”
“Değil,” demiş Mert. “İyi bir mucit önce soruyu bulur.”
Bu söz, Mert’in dedesinden öğrendiği en önemli sözmüş.
Eski Sandıktaki Sır
Mert eve döndüğünde dedesinin yıllardır kullanılmayan çalışma odasına girmiş.
Odanın köşesinde eski bir tahta sandık duruyormuş.
Sandığın kapağını açınca içeriden tahta, metal ve yağ kokusu yükselmiş.
İçinde eski aletler, dişliler, tahta çarklar ve sararmış not defterleri varmış.
Mert’in gözleri büyümüş.
“Dede!”
Dedesi içeri girmiş.
“Ne oldu?”
“Bunlar ne?”
Dedesi gülümsemiş.
“Ben küçükken bunlarla oyuncaklar yapardım.”
Mert hemen defteri açmış.
İlk sayfada şu cümle yazıyormuş:
“Bir şey bozulduğunda onu suçlama. Önce onu anlamaya çalış.”
Mert bu cümleyi birkaç kez okumuş.
“Dede, ben de bir şey icat etmek istiyorum.”
Dedesi onun omzuna dokunmuş.
“Öyleyse üç şeyi unutma.”
“Ne?”
“Merak et.”
Mert başını sallamış.
“Dene.”
Mert bir kez daha başını sallamış.
“Ve hata yapmaktan korkma.”
İlk Deneme
Mert ve Elif, çeşmenin yanına dönmüşler.
Önce suyun nereden geldiğini anlamaya çalışmışlar.
Boru boyunca ilerlemişler.
Bir yerde toprağın altında küçük bir taş yığını fark etmişler.
“Buldum!” diye bağırmış Elif.
Ama Mert hemen sevinmemiş.
“Belki de sorun bu değildir.”
Bir çubukla toprağı dikkatlice kontrol etmişler.
Gerçekten de borunun bir bölümünün önünde toprak birikmiş.
Mert düşündü.
“Burayı temizlemek kolay. Ama yağmur yağınca yine toprak dolabilir.”
Elif’in aklına bir fikir gelmiş.
“Peki suyun önüne küçük bir süzgeç koysak?”
Mert’in yüzü aydınlanmış.
“Harika!”
Eve gidip eski bir tel parçası bulmuşlar. Sonra küçük tahta çubuklarla basit bir koruyucu düzenek hazırlamışlar.
İlk denemede düzenek yerinden çıkmış.
Pat!
Mert’in yaptığı küçük düzenek suyun içinde dönüp gitmiş.
Elif kahkahayla gülmüş.
“Sanırım mucitlik sandığımızdan zor!”
Mert de gülmüş.
“Birinci deneme olmadı.”
“Üzüldün mü?”
“Hayır.”
“Neden?”
Mert suyun peşinden koşarken cevap vermiş:
“Çünkü artık ikinci denemede neyi değiştireceğimi biliyorum.”
İkinci Deneme
Bu kez tahtaları daha sağlam bağlamışlar.
Tel süzgeci biraz daha geniş yapmışlar.
Düzeniğin kenarlarına küçük taşlar yerleştirmişler.
Sonra çeşmenin önüne koymuşlar.
Su akmış.
Önce yavaşça…
Sonra biraz daha güçlü…
Derken çeşmeden berrak su şırıl şırıl akmaya başlamış.
Şırıl… şırıl… şırıl…
Mert şaşkınlıkla çeşmeye bakmış.
Elif sevinçle ellerini çırpmış.
“Başardık!”
Mert gülümsemiş.
“Birlikte başardık.”
Tam o sırada kasabanın çocukları meydana gelmiş.
Herkes çeşmenin yeniden güçlü aktığını görünce şaşırmış.
Kasabanın yaşlı marangozu Mert’in yaptığı düzeneği incelemiş.
“Bunu sen mi yaptın?”
Mert biraz utanarak cevap vermiş.
“Ben ve Elif.”
Marangoz başını sallamış.
“Demek küçük bir fikir, büyük bir işe yarayabiliyormuş.”
Büyük Fikir
O gün Mert eve dönerken gökyüzüne bakmış.
Bulutların arasından güneş gülümsüyormuş.
Birden aklına yeni bir fikir gelmiş.
“Dede!”
Dedesi gülerek karşısına çıkmış.
“Yine ne düşündün?”
Mert elindeki defteri açmış.
“Kasabanın bahçelerinde su bazen gereğinden fazla kullanılıyor.”
“Evet.”
“Peki yağmur suyunu biriktirip çiçekleri onunla sulayabilir miyiz?”
Dedesi gözlerini kocaman açmış.
“İşte şimdi gerçek bir mucit gibi düşünüyorsun.”
Mert hemen kâğıda çizmeye başlamış.
Bir varil…
Bir oluk…
Bir küçük boru…
Ve bahçeye uzanan ince bir kanal…
Elif de yanına gelmiş.
“Bunun adı ne olacak?”
Mert düşündü.
“Yağmur Dostu.”
Yağmur Dostu
Günlerce çalışmışlar.
Bazen ölçü yanlış çıkmış.
Bazen tahta eğri kesilmiş.
Bazen su yanlış yere akmış.
Ama Mert her hatasında defterine bir not yazmış.
“Bu olmadı. Bir daha dene.”
Sonunda düzenek tamamlanmış.
Bir akşam gökyüzü karararmış.
Yağmur başlamış.
Pıt… pıt… pıt…
Sonra yağmur hızlanmış.
Şıpır şıpır!
Kasabanın çatılarından akan su, Mert’in hazırladığı oluğa dolmuş.
Oluktan küçük varile…
Varilden de bahçeye…
Su yavaşça çiçeklerin köklerine ulaşmış.
Ertesi sabah kasabanın bahçeleri ışıl ışılmış.
Çiçekler sanki Mert’e teşekkür ediyormuş.
Elif bir papatyayı göstererek gülmüş.
“Bence papatya seni sevdi.”
Mert gülmüş.
“Ben de onu seviyorum.”
Küçük Mucit’in Büyük Sırrı
O günden sonra Mert’in adı kasabada Küçük Mucit diye anılmaya başlamış.
Ama Mert kendisine “mucit” denildiğinde her seferinde aynı şeyi söylermiş:
“Ben her şeyi bilmiyorum.”
“Öyleyse nasıl icat yapıyorsun?” diye soranlara da şöyle cevap verirmiş:
“Bilmediğim şeyi merak ediyorum. Merak ettiğim şeyi araştırıyorum. Araştırdığımı deniyorum. Olmazsa yeniden deniyorum.”
Bir gün öğretmeni sınıfta çocuklara sormuş:
“Bir mucit olmak için en önemli şey nedir?”
Çocuklar birbirinden farklı cevaplar vermiş.
“Çok zeki olmak.”
“Çok kitap okumak.”
“Çok çalışmak.”
Mert elini kaldırmış.
Öğretmeni gülümseyerek ona söz vermiş.
Mert ayağa kalkmış.
“Bence en önemlisi merak etmek ve vazgeçmeden öğrenmek.”
Sınıf bir süre sessiz kalmış.
Sonra Elif alkışlamaya başlamış.
Diğer çocuklar da ona katılmış.
Alkış, alkış, alkış!
Mert biraz utanmış ama gülümsemiş.
O gün sınıftaki çocukların çoğu eve giderken ceplerine küçük birer defter koymuş.
Çünkü artık onların da soruları varmış.
Biri gökyüzünün neden mavi olduğunu merak ediyormuş.
Biri karıncaların nasıl yol bulduğunu…
Biri rüzgârın nereden geldiğini…
Bir başkası ise kendi oyuncağını nasıl daha iyi yapabileceğini…
Meraklıdere’de o günden sonra yalnızca bir küçük mucit yaşamamış.
Yüzlerce küçük fikir yaşamaya başlamış.
Ve kasabanın meydanındaki eski çeşme hâlâ şırıl şırıl akarmış.
Çeşmenin yanında ise Mert’in yaptığı küçük tahta tabelada şu söz yazarmış:
“Büyük keşifler, küçük bir merakla başlar.”
Ve masal burada bitmiş.
Ama Mert’in soruları hiç bitmemiş.
Çünkü bazı masalların sonu gelmez.
Bazı masallar, yeni bir merakla yeniden başlar.