Prenses, sihirli kurbağa, altın top, büyülü gölet ve şato içeren Kurbağa Prens masalı illüstrasyonu

Kurbağa Prens Masalı

Bir zamanlar, yemyeşil ormanların, pırıl pırıl derelerin ve rengârenk çiçeklerin çevrelediği güzel bir krallık varmış. Bu krallıkta herkesin sevdiği, meraklı ve neşeli bir prenses yaşarmış. Prenses Elif’in en sevdiği şey, sarayın bahçesindeki büyük gölün kenarında oturup altın topuyla oynamakmış. Altın topunu havaya atar, yakalar, bazen de gölün kıyısındaki nilüfer çiçeklerinin arasında yuvarlarmış. Ancak Prenses Elif biraz sabırsızmış. Bir şeyi hemen istediğinde gerçekleşmesini bekler, istediği olmayınca da kolayca üzülürmüş.

Bir yaz sabahı Prenses Elif, altın topuyla gölün yanında oynarken top elinden kaymış ve büyük bir şap diye suya düşmüş. Prenses topunun peşinden bakmış ama gölün suyu o kadar derinmiş ki altın top görünmez olmuş. Prenses çok üzülmüş ve gölün kenarına oturup ağlamaya başlamış. Tam o sırada sazlıkların arasından küçük, yeşil bir kurbağanın sesi duyulmuş. Kurbağa, “Neden ağlıyorsun güzel prenses?” diye sormuş. Prenses başına gelenleri anlatınca kurbağa, “İstersen altın topunu bulup sana getirebilirim,” demiş.

Prenses bu sözleri duyunca sevinmiş. “Gerçekten mi? Eğer topumu getirirsen sana istediğin her şeyi veririm,” diye söz vermiş. Kurbağa gölün derinliklerine dalmış, biraz sonra altın topu ağzında taşıyarak yeniden suyun yüzüne çıkmış. Prenses topunu görünce hemen eğilip onu almış. Fakat kurbağanın daha önce söylediği sözleri unutmuş gibi davranmış. Kurbağa gölün kenarına yaklaşarak, “Prenses, bana verdiğin sözü hatırlıyor musun?” diye sormuş. Prenses ise topunu eline alıp saraya doğru koşarken, “Ne sözü?” diye cevap vermiş ve arkasına bile bakmadan uzaklaşmış.

Kurbağa üzülmüş ama peşinden gitmemiş. O gece sarayda büyük bir akşam yemeği hazırlanıyormuş. Kral, kraliçe ve Prenses Elif sofrada otururken sarayın kapısından tak tak sesleri gelmiş. Kral hizmetkâra kapıyı açmasını söylemiş. Kapının önünde gölden gelen küçük kurbağa duruyormuş. Kurbağa, “Prenses Elif bana bir söz vermişti. Sözünü hatırlatmaya geldim,” demiş. Prenses kurbağayı görünce şaşırmış ve biraz utanmış. Kral kızına dönerek, “Birine söz verdiysen, sözünün arkasında durmalısın. Verilen söz, insanın karakterini gösterir,” demiş.

Prenses Elif yaptığı davranışın doğru olmadığını anlamış. Kurbağaya bakarak, “Senden özür dilerim. Altın topumu bulduğunda sana verdiğim sözü yerine getirmeliydim,” demiş. Kurbağa gülümseyerek, “Önemli olan hatayı hiç yapmamak değil, yaptığımız hatayı fark edip düzeltmeye çalışmaktır,” diye cevap vermiş. Prenses kurbağanın sarayda misafir olmasını kabul etmiş. O gece kurbağa, prensesin yanında sofraya oturmuş. Prenses başlangıçta biraz çekinse de kurbağanın düşündüğünden çok daha nazik ve bilge olduğunu fark etmiş.

Ertesi sabah Prenses Elif, kurbağayla birlikte sarayın bahçesine çıkmış. Kurbağa ona ormandaki hayvanları, göldeki canlıları ve doğanın küçük sırlarını anlatmış. Prenses, kurbağanın yalnızca konuşmayı değil, çevresindeki her canlıyı dikkatle dinlemeyi de bildiğini görmüş. Bir süre sonra kurbağa, “İnsanları yalnızca dış görünüşlerine bakarak tanımak doğru değildir. Birinin gerçek güzelliği kalbinde, davranışlarında ve başkalarına nasıl davrandığında saklıdır,” demiş. Prenses bu sözleri hiç unutmamış.

O sırada ormanın derinliklerinden gelen yaşlı bir baykuş, kurbağanın yanına konmuş. Baykuş, “Yıllardır bu ormanda yaşayan canlılar arasında bir lanetten söz edilir. Eskiden çok iyi kalpli bir prens, kötü kalpli bir büyücünün büyüsüyle kurbağaya dönüştürülmüş. Ancak bu büyünün bozulması için bir insanın ona gerçekten güvenmesi ve onu dış görünüşüyle değil, kalbiyle değerlendirmesi gerekiyormuş,” diye anlatmış. Prenses şaşkınlıkla kurbağaya bakmış. Kurbağa sessizce başını eğmiş.

Prenses Elif, kurbağanın günler boyunca kendisine yardım ettiğini, verdiği sözü hatırlattığını ve hiçbir zaman onu zorlamadığını düşünmüş. Sonunda kurbağaya dönerek, “Senin kurbağa olman benim için önemli değil. Sen bana yardım ettin, bana sabretmeyi ve sözümü tutmayı öğrettin. Seni görünüşünle değil, kalbinle tanıyorum,” demiş. Bu sözler söylenir söylenmez gölün üzerinden altın renkli bir ışık yükselmiş. Işık kurbağayı sarınca etrafı küçük yıldızlar gibi parlayan ışıklarla dolmuş.

Bir anda kurbağanın yerinde genç bir prens belirmiş. Prens, Prenses Elif’e teşekkür ederek, “Büyüyü bozan şey sihirli bir söz değil, samimi bir kalbin verdiği değerdir,” demiş. Kral ve kraliçe bu olaya çok şaşırmış ama prensi büyük bir sevinçle karşılamışlar. Meğer prens, yıllar önce uzak bir krallığın kayıp varisiymiş. Prenses Elif ise o günden sonra çok değişmiş. Artık bir şey istediğinde hemen olsun diye ısrar etmek yerine sabretmeyi öğrenmiş, verdiği sözleri unutmamış ve insanları görünüşlerine göre değerlendirmemeye başlamış.

Aradan yıllar geçmiş. Prenses Elif’in büyüdüğü krallıkta herkes onun anlayışlı, dürüst ve yardımsever biri olduğunu konuşur olmuş. Sarayın bahçesindeki göl ise onun için her zaman özel bir yer olarak kalmış. Prenses zaman zaman gölün kıyısına oturup altın topuna bakar ve yaşadığı o günü hatırlarmış. Çünkü o gün yalnızca altın topunu değil, çok daha değerli bir şeyi bulmuş: Verdiği sözün sorumluluğunu, sabrın güzelliğini ve gerçek iyiliğin dış görünüşten çok daha önemli olduğunu.

Ve gölün üzerindeki nilüferler her bahar yeniden açarken, ormanda yaşayan hayvanlar çocuklara bu hikâyeyi anlatmaya devam etmişler. Onlara, “Unutmayın çocuklar; güzel bir kalp, verilen bir söz ve yapılan küçük bir iyilik, bazen en büyük sihirden bile daha güçlüdür,” derlermiş. O günden sonra krallığın çocukları da birbirlerine yardım etmeyi, sözlerini tutmayı, sabırlı olmayı ve hiç kimseyi yalnızca görünüşüne bakarak yargılamamayı öğrenmişler. Böylece Kurbağa Prens’in hikâyesi, nesilden nesile aktarılan güzel bir ders ve umut dolu bir masal olarak yaşamaya devam etmiş.

Bir yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir