Bir varmış, bir yokmuş… Uzak dağların ardında, sabahları güneş ışıklarıyla altın gibi parlayan yemyeşil bir vadi varmış. Bu vadide küçük evlerin, rengârenk çiçeklerin ve şırıl şırıl akan bir derenin arasında Altın Kuş adında büyülü bir kuş yaşarmış. Tüyleri güneş doğduğunda altın gibi parlar, kanatlarını çırptığında havaya minicik ışık zerreleri saçılırmış. Fakat Altın Kuş’un en güzel özelliği parlak tüyleri değil, yardım etmeyi seven kocaman yüreğiymiş.
Vadide Lina adında meraklı ve iyi kalpli bir çocuk yaşarmış. Lina her sabah erkenden uyanır, ormandaki hayvanlara su verir, bahçesindeki çiçekleri sular ve yaşlı komşularının işlerine yardım edermiş. Bir gün dere kenarında yaralı bir kelebek bulmuş. Kelebeği dikkatlice avuçlarının içine alıp, “Korkma küçük dostum, seni iyileştirene kadar yanında olacağım,” demiş. Lina kelebeği birkaç gün boyunca özenle beslemiş. Kelebek iyileşip uçtuğunda ise Lina bunun karşılığında hiçbir şey beklememiş.
O gece Lina uyumak üzereyken penceresinden içeri altın renkli bir ışık süzülmüş. Bir anda odasının ortasında Altın Kuş belirivermiş. Kuş kanatlarını hafifçe çırparak, “Lina, iyiliğin ormanın en uzak köşelerine kadar ulaştı. Fakat vadimizi büyük bir tehlike bekliyor,” demiş. Lina şaşkınlıkla, “Ne oldu?” diye sormuş. Altın Kuş, derenin kaynağının gizemli taşlarla kapandığını ve eğer su yeniden akmazsa ormandaki bitkilerin, hayvanların ve insanların susuz kalacağını anlatmış.
Ertesi sabah Lina, Altın Kuş’un gösterdiği patikadan yürüyerek ormanın derinliklerine doğru ilerlemiş. Yol boyunca karşısına birçok engel çıkmış. Önce kanadı incinmiş bir sincaba rastlamış. Lina yolunu değiştirmek zorunda kalacağını bildiği hâlde sincaba yardım etmiş. Sonra dikenlerin arasında susuz kalmış küçük bir kirpi görmüş. Yanındaki suyunu kirpiyle paylaşmış. Bir süre sonra karşısına yaşlı bir kaplumbağa çıkmış ve ona kaynağın yolunu sormuş. Kaplumbağa gülümseyerek, “Sabırlı olan, görünmeyen yolları bile fark eder,” demiş.
Lina kaplumbağanın sözlerini düşünerek yoluna devam etmiş. Nihayet yüksek kayalıkların arasında saklanan dere kaynağına ulaşmış. Gerçekten de büyük taşlar suyun önünü tamamen kapatmış. Lina taşları tek başına kaldırmaya çalışmış ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın başarılı olamamış. Tam umudunu kaybetmek üzereyken Altın Kuş gökyüzünde üç kez dönmüş ve ormandaki hayvanları çağırmış.
Kısa süre içinde sincaplar, tavşanlar, geyikler, kuşlar ve hatta yaşlı kaplumbağa bile kaynağın çevresinde toplanmış. Her biri elinden geleni yapmaya başlamış. Sincaplar küçük taşları taşımış, geyikler dalları kenara çekmiş, kuşlar insanlara haber vermek için köye uçmuş. Lina ise herkesi cesaretlendirmiş. “Birlikte çalışırsak yapamayacağımız hiçbir şey yok,” demiş. Sonunda en büyük taş da yerinden oynatılmış ve berrak su yeniden dere yatağına doğru akmaya başlamış.
Derenin sesi vadinin her köşesinde duyulunca çiçekler yeniden başlarını kaldırmış, susuz kalan hayvanlar sevinçle suya koşmuş. Köylüler de ormana gelerek doğanın kendilerine sunduğu güzellikleri korumaları gerektiğini anlamışlar. O günden sonra hiç kimse dereye çöp atmamış, ağaçları gereksiz yere kesmemiş ve hayvanların yuvalarını rahatsız etmemiş.
Altın Kuş, Lina’nın yanına konarak ona küçük, parlak bir tüy vermiş. “Bu tüy sana iyiliğin gerçek hazinesinin altın veya mücevher olmadığını hatırlatsın,” demiş. “Gerçek hazine; paylaşmak, yardım etmek, sabırlı olmak ve yaşadığın dünyayı korumaktır.” Lina tüyü avucunda tutarken yüzünde kocaman bir gülümseme belirmiş.
O günden sonra Lina’nın köyünde Altın Kuş’un Masalı dilden dile anlatılmış. Çocuklar bu masalı dinledikçe yardımlaşmanın, sabrın ve doğaya sevgiyle yaklaşmanın önemini öğrenmişler. Altın Kuş ise her sabah güneş doğarken vadinin üzerinde uçmaya devam etmiş. Tüylerinden saçılan altın ışıklar, iyiliğin paylaşıldıkça çoğaldığını herkese hatırlatmış.
Ve masal burada bitmiş. Fakat Altın Kuş’un altın tüyleri gibi, iyilik de bir çocuktan diğerine aktarıldıkça dünyayı aydınlatmaya devam etmiş.