Gökkuşağını arayan iki kardeşin, doğayla iç içe bir vadide yaşadığı masalsı macerayı anlatan suluboya çocuk masalı görseli

Gökkuşağını Arayan Kardeşler

Bir varmış, bir yokmuş… Uzak dağların ardında, yemyeşil tepelerin arasında, kuşların sabahları şarkılar söylediği küçük ve sevimli bir köy varmış. Bu köyde Elif ve Emir adında iki kardeş yaşarmış. Elif, meraklı ve dikkatli bir çocukmuş; Emir ise hareketli, cesur ve soru sormayı çok severmiş. İki kardeşin en büyük hayali, yağmurdan sonra gökyüzünde beliren rengârenk gökkuşağını yakından görmekmiş. Her yağmur yağdığında pencereden dışarı bakar, bulutların arasından güneşin çıkmasını sabırsızlıkla beklermiş. Fakat gökkuşağı ortaya çıktığında onu uzaktan seyretmekten başka bir şey yapamazlarmış.

Bir sabah köyün üzerine ince ince yağmur yağmış. Yağmur dinip güneş bulutların arasından yüzünü gösterince gökyüzünde yedi renkli muhteşem bir gökkuşağı belirivermiş. Elif heyecanla kardeşinin elini tutmuş ve “Emir, bugün gökkuşağının peşinden gidelim!” demiş. Emir’in gözleri parlamış. “Belki sonunda gökkuşağının sakladığı hazineyi buluruz!” diye cevap vermiş. Annelerinden izin aldıktan sonra küçük sırt çantalarını hazırlamışlar. Çantalarına biraz su, birkaç elma, bir parça ekmek ve yollarını kaybetmemek için küçük bir pusula koymuşlar.

İki kardeş gökkuşağının göründüğü yöne doğru yürümeye başlamış. Önce köyün dışındaki çiçekli patikadan geçmişler. Sarı papatyalar rüzgârla sallanıyor, mor çiçeklerin üzerinde kelebekler uçuşuyormuş. Bir süre sonra yaşlı bir meşe ağacının altında dinlenmek için durmuşlar. O sırada dallardan bir serçenin telaşlı sesi gelmiş. Küçük kuş, yere düşen yuvasındaki yavrularına ulaşmaya çalışıyormuş. Elif hemen dallara bakmış ve “Önce serçeye yardım etmeliyiz,” demiş. Emir de yerdeki ince dalları toplayarak yuvanın yanına güvenli bir yol hazırlamış. Birlikte çalışınca yavru serçeler kısa sürede yuvalarına kavuşmuş.

Serçe, kanatlarını çırparak kardeşlerin etrafında birkaç kez dönmüş. Sonra gagasında taşıdığı minicik, parlak bir tüyü Elif’in önüne bırakmış. Elif şaşkınlıkla, “Bu da ne?” diye sormuş. Serçe sanki teşekkür eder gibi cıvıldamış ve gökyüzüne doğru uçmuş. Emir tüyü dikkatle çantasına koyarken “Belki gökkuşağının sırrını çözmemize yardım eder,” demiş. Böylece iki kardeş yollarına devam etmiş. Fakat artık yalnızca gökkuşağını bulmayı değil, karşılarına çıkan canlılara yardım etmeyi de düşünmeye başlamışlar.

Bir süre sonra önlerine küçük bir dere çıkmış. Yağmur nedeniyle derenin suyu yükselmiş, üzerinden geçtikleri tahta köprü ise yerinden oynamış. Emir hemen atılmak istemiş ama Elif onu durdurmuş. “Acele edersek düşebiliriz. Önce güvenli bir yol bulmalıyız,” demiş. Birlikte çevreyi incelemişler. Biraz ileride büyük taşların suyun içinden sıralandığını fark etmişler. Elif taşların sağlam olup olmadığını kontrol etmiş, Emir de elindeki dalı denge çubuğu olarak kullanmış. Yavaş ve dikkatli adımlarla karşıya geçmişler. Böylece çocuklar, cesaretin yalnızca hızlı davranmak değil, gerektiğinde sabırlı ve dikkatli olmak olduğunu öğrenmişler.

Dereyi geçtikten sonra gökkuşağının renkleri yeniden görünmüş. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renkler dağın yamacına doğru uzanıyormuş. İki kardeş heyecanla yürümüş. Fakat ne kadar ilerlerlerse ilerlesinler gökkuşağı sanki biraz daha uzaklaşıyormuş. Emir sonunda yorulup bir kayanın üzerine oturmuş ve “Biz onu hiçbir zaman yakalayamayacağız galiba,” demiş. Elif gökyüzüne bakarak gülümsemiş. “Belki de gökkuşağını yakalamamız gerekmiyordur. Belki onun bize göstermek istediği başka bir şey vardır,” diye düşünmüş.

Tam o sırada karşılarına beyaz saçlı, uzun bastonlu yaşlı bir kadın çıkmış. Kadın onlara sıcak bir gülümsemeyle bakmış ve “Çocuklar, neden bu kadar uzaklara geldiniz?” diye sormuş. Emir hemen anlatmaya başlamış: “Gökkuşağını arıyoruz. Onun sonunda büyük bir hazine olduğunu düşünüyoruz.” Yaşlı kadın hafifçe gülümsemiş ve “Gökkuşağının sonuna ulaşan kimse olmadı,” demiş. Elif merakla, “Peki gökkuşağının hazinesi nerede?” diye sorunca kadın, “Bunu bulmak için gökyüzüne değil, yol boyunca yaptıklarınıza bakmanız gerekir,” cevabını vermiş.

Kardeşler birbirlerine şaşkınlıkla bakmış. Sonra yaşlı kadın, Elif’in çantasındaki parlak tüyü ve derenin kenarında kullandıkları dalı fark etmiş. “Bugün kime yardım ettiniz?” diye sormuş. Elif serçeyi anlatmış, Emir de derenin karşısına nasıl dikkatli geçtiklerini söylemiş. Yaşlı kadın başını sallayarak “İşte aradığınız hazine burada saklı,” demiş. “İyilik yaptığınızda bir canlının yüzünde oluşan mutluluk, dikkatli davrandığınızda kazandığınız güven ve birlikte çalıştığınızda güçlenen kardeşlik, gökkuşağının renklerinden daha değerlidir.”

O anda güneş biraz daha yükselmiş ve gökyüzündeki gökkuşağı sanki bütün renkleriyle parlamış. Elif, gökkuşağının aslında yakalanacak bir şey olmadığını anlamış. Emir ise gerçek hazinenin altın ya da değerli taşlar olmadığını fark etmiş. İki kardeş eve dönerken artık gökkuşağının peşinden koşmuyormuş. Yol boyunca gördükleri güzellikleri fark ediyor, çöpleri kenara kaldırıyor, susayan bir kelebeğe su bırakıyor ve karşılaştıkları insanlara selam veriyorlarmış.

Köye vardıklarında anneleri onları kapıda karşılamış. “Gökkuşağını bulabildiniz mi?” diye sormuş. Emir gülümseyerek, “Bulamadık anne,” demiş. Elif hemen sözünü tamamlamış: “Ama onun bize gösterdiği hazineyi bulduk.” Anneleri merakla çocuklarına bakmış. İki kardeş başlarından geçenleri anlatmış. Anneleri onları kucaklayarak “Demek bugün sadece bir gökkuşağının peşinden değil, iyiliğin peşinden yürümüşsünüz,” demiş.

O günden sonra Elif ve Emir, yağmurdan sonra gökyüzünde gökkuşağını gördüklerinde onun sonuna ulaşmaya çalışmamışlar. Bunun yerine gökkuşağının renklerini kendilerine birer hatırlatıcı kabul etmişler. Kırmızı onlara cesareti, turuncu paylaşmayı, sarı neşeyi, yeşil doğayı korumayı, mavi sakinliği, lacivert sabrı ve mor ise hayal kurmanın güzelliğini hatırlatmış. Çünkü iki kardeş artık biliyormuş ki dünyadaki en güzel hazinelerden bazıları bir sandığın içinde değil, insanların kalbinde saklıdır.

Ve masal burada sona ermiş. Ama gökkuşağının sırrı hâlâ gökyüzünde parlamaya devam etmiş. Ne zaman bir çocuk bir başkasına yardım etse, ne zaman kardeşler el ele verse, ne zaman bir insan doğayı korumak için güzel bir davranışta bulunsa, gökkuşağının renklerinden biri sanki biraz daha parlarmış. Belki de bu yüzden büyükler, “Gökkuşağının sonunu arama; yol boyunca güzellikleri gör,” dermiş. Çünkü bazen aradığımız hazine, ulaşmaya çalıştığımız yerde değil, iyilik yaparak yürüdüğümüz yolun kendisindedir.

Bir yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir