Bir varmış, bir yokmuş…
Uzaklarda, yemyeşil bir bahçenin içinde minicik bir ev varmış.
Bu evde küçük bir bebek yaşarmış.
Bebek, akşam olunca penceresinden gökyüzüne bakarmış.
Gökyüzünde ay varmış.
Ay, yumuşacık ışığıyla parlıyormuş.
O sırada hafif bir ses duyulmuş:
Fuuuu… fuuuu…
Bu, rüzgârın sesiymiş.
Rüzgâr usulca esmiş.
Perdeyi hafifçe sallamış.
Hışır… hışır…
Sonra bebeğin penceresinin önündeki ağaca uğramış.
Yapraklar şöyle demiş:
Hışır… hışır… hışır…
Rüzgâr gülümsemiş.
“Uyku vakti geldi,” demiş.
Sonra bebeğe minicik bir ninni söylemeye başlamış:
Fuuuu… fuuuu…
“Uyu küçük bebek…
Ay seni izliyor.
Yıldızlar parlıyor.
Gece seni sarıyor.
Fuuuu… fuuuu…”
Rüzgâr biraz ilerlemiş.
Çiçeklerin yanından geçmiş.
Çiçekler başlarını yavaşça eğmiş.
Rüzgâr onları okşamış.
“İyi geceler, güzel çiçekler…”
Çiçekler sessizce sallanmış.
Pışır… pışır…
Rüzgâr yeniden ninnisine başlamış:
“Uyu küçük bebek…
Çiçekler uyuyor.
Yapraklar uyuyor.
Minik kuşlar uyuyor.
Fuuuu… fuuuu…”
Gökyüzündeki yıldızlar da parıldamış.
Bir yıldız…
İki yıldız…
Üç yıldız…
Hepsi sessizce gökyüzünde duruyormuş.
Ay, bebeğin odasına biraz daha ışık göndermiş.
Oda sıcacık ve huzurluymuş.
Rüzgârın sesi ise gittikçe yavaşlamış.
Fuuuu…
Fuuuu…
Fuuuu…
Rüzgâr son kez bebeğin penceresine uğramış.
“İyi geceler, küçük bebek,” demiş.
“Ben buradayım.
Ay burada.
Yıldızlar burada.
Gece sessiz.
Her şey güzel.”
Sonra rüzgâr uzaklara doğru süzülmüş.
Fuuuu… fuuuu…
Bebek gözlerini kapatmış.
Ay parlamış.
Yıldızlar parlamış.
Ve bütün bahçe sessizce uykuya dalmış.
Hışır… hışır…
Fuuuu… fuuuu…
İyi geceler, küçük bebek.
Tatlı rüyalar…