Bir varmış, bir yokmuş… Uzak mı uzak diyarlarda, yemyeşil tepelerin arasında küçücük bir köy varmış. Bu köyde annesiyle birlikte yaşayan, akıllı, meraklı ve yardımsever bir delikanlı varmış. Herkes ona Keloğlan dermiş. Keloğlan’ın ne altınları ne de gösterişli kıyafetleri varmış. Fakat onun kocaman bir kalbi, keskin bir zekâsı ve zor zamanlarda bile kaybetmediği umudu varmış. Annesi sık sık ona, “Oğlum, insanın gerçek zenginliği cebindeki altın değil, kalbindeki iyilik ve aklındaki bilgidir,” dermiş.
Bir sabah köy halkı büyük bir korkuyla uyanmış. Köyün yakınındaki Kara Dağ’ın ardından korkunç bir gürültü duyulmuş. Dağlar sanki yerinden oynuyor, kuşlar yuvalarından havalanıyor, keçiler bile korkudan meleyerek saklanıyormuş. Köyün en yaşlısı bastonuna dayanarak meydana gelmiş ve üzgün bir sesle, “Yıllardır sessiz duran dev, yeniden uyanmış olmalı,” demiş. Köylüler birbirlerine bakmış. Çünkü Kara Dağ’ın mağarasında yaşayan devin öfkelenince köyün tarlalarını dağıttığını ve çeşmenin suyunu kestiğini anlatan eski hikâyeler varmış.
Kısa süre sonra köyün çeşmesinden su akmamaya başlamış. Çocuklar susuz kalmış, hayvanların su kapları boşalmış, tarlalardaki fideler güneşin altında boyunlarını bükmüş. Köylüler devden korktukları için dağa çıkmaya cesaret edemiyormuş. Keloğlan ise olanları sessizce izliyormuş. Annesinin yanına gidip, “Ana, herkes devin çok güçlü olduğunu söylüyor. Ama kimse neden köye zarar verdiğini sormuyor,” demiş. Annesi oğluna dikkatle bakarak, “Haklısın Keloğlan. Bir sorunu çözmenin ilk yolu, onu gerçekten anlamaya çalışmaktır,” diye cevap vermiş.
Keloğlan ertesi sabah küçük heybesini sırtına takmış ve Kara Dağ’a doğru yola çıkmış. Yanına biraz ekmek, bir elma ve su almış. Yol boyunca dikenli çalıları aşmış, taşlı patikalardan geçmiş ve sonunda devin mağarasına ulaşmış. Mağaranın önünde kocaman ayak izleri varmış. Keloğlan derin bir nefes alıp içeriye seslenmiş: “Ey mağaranın sahibi! Seninle kavga etmeye değil, konuşmaya geldim.” Mağaranın içinden öyle güçlü bir ses yükselmiş ki Keloğlan’ın saçları bile havalanmış: “Kim benim mağarama kadar gelip beni rahatsız etmeye cesaret ediyor?”
Keloğlan korkmasına rağmen geri adım atmamış. “Ben Keloğlan’ım. Köyümüzün çeşmesi kurudu, tarlalarımız susuz kaldı. İnsanlar senden korkuyor. Ama ben neden böyle yaptığını öğrenmek istiyorum,” demiş. Bir süre sessizlik olmuş. Sonra mağaranın karanlığından dev çıkmış. Dev gerçekten de çok büyükmüş. Kolları ağaç gövdeleri kadar kalın, ayakları kocaman, sesi gök gürültüsü gibiymiş. Fakat Keloğlan devin yüzüne dikkatlice bakınca onun öfkeden çok üzgün göründüğünü fark etmiş.
Dev ağır bir şekilde yere oturmuş ve iç çekmiş. “Kimse bunu sormadı,” demiş. “Herkes beni kötü bir dev sanıyor. Oysa yıllardır bu dağın altında yaşayan küçük bir kuş ailesini koruyorum. Geçen hafta köylüler suyun yönünü değiştirmek için dağın eteklerinde taşları söktü. Su mağarama doldu, yuvalarımızı bozdu. Çok öfkelendim ve çeşmenin önünü kapattım. Fakat şimdi yaptığım şey yüzünden sizin de susuz kaldığınızı görüyorum.”
Keloğlan biraz düşünmüş. Sonra gülümseyerek, “Demek ki sen de köylüler de birbirinizin ne yaşadığını bilmeden hareket etmişsiniz,” demiş. Dev başını sallamış. “Evet. Ben öfkelendim, onlar da benden korktu. Kimse oturup konuşmadı.” Keloğlan, “O zaman çözüm de kavga etmek değil, birlikte bir yol bulmak,” diye cevap vermiş. Bu sözler devin hoşuna gitmiş. Uzun zamandır kimsenin onunla sakin ve saygılı konuşmadığını fark etmiş.
Keloğlan ile dev birlikte dağın eteklerine gitmişler. Keloğlan önce çevreyi dikkatlice incelemiş. Suyun önünü kapatan büyük kayaları görmüş. Ardından köye dönüp insanlardan yardım istemiş. Köylüler devin Keloğlan’ın yanında olduğunu görünce önce korkmuşlar. Keloğlan elini kaldırarak, “Korkmayın! Dev bizim düşmanımız değil. O da yuvasını korumaya çalışmış. Biz de köyümüzü korumaya çalışıyoruz. Eğer birlikte hareket edersek hem köyümüze hem de dağdaki canlılara zarar vermeden suyu yeniden akıtabiliriz,” demiş.
Köylüler Keloğlan’ın sözlerini dinlemiş. Bazıları kürek, bazıları ip, bazıları da kazma getirmiş. Dev ise tek başına kaldıramayacakları kayaları yerinden oynatmış. Keloğlan suyun hangi yönden akması gerektiğini düşünerek insanlara yol göstermiş. Uzun uğraşlardan sonra suyun önündeki taşlar temizlenmiş. Fakat Keloğlan burada durmamış. “Suyu yalnızca kendimiz için kullanırsak yine aynı sorun yaşanır. Dağdaki hayvanların da suya ihtiyacı var,” demiş. Bunun üzerine köylüler çeşmenin yanında küçük bir su kanalı açarak suyun bir bölümünü dağa doğru yönlendirmiş.
O günden sonra köyün çeşmesi yeniden şırıl şırıl akmaya başlamış. Tarlalar canlanmış, hayvanlar susuz kalmamış, dağdaki kuşların yuvaları da korunmuş. Dev ise köylülerin gözünde artık korkunç bir yaratık değil, dağın dostu olmuş. Çocuklar zaman zaman dağın eteklerine gidip devle konuşuyor, ona köyden getirdikleri elmalardan veriyormuş. Dev de onlara ağaçların, kuşların ve derelerin önemini anlatıyormuş.
Bir gün köyün yaşlılarından biri Keloğlan’a, “Sen devi nasıl yenmeyi başardın?” diye sormuş. Keloğlan gülümseyerek, “Ben devi yenmedim. Onu anlamaya çalıştım. Bazen karşımızdaki kişiyi düşman olarak görmeden önce onun neden böyle davrandığını sormamız gerekir,” demiş. Yaşlı adam başını sallayarak, “Demek gerçek cesaret, yalnızca güçlü birinin karşısına çıkmak değil, öfkeliyken bile doğru olanı yapabilmekmiş,” diye cevap vermiş.
Keloğlan’ın bu macerası köyde uzun yıllar anlatılmış. Anneler çocuklarına, babalar torunlarına bu hikâyeyi aktarmış. Herkes şu gerçeği öğrenmiş: Akıl, kaba kuvvetten daha güçlü olabilir; iyilik ise en sert kalpleri bile yumuşatabilir. Keloğlan da annesinin yanına döndüğünde onun elini öpmüş. Annesi gülümseyerek, “Bugün yine bir şey öğrendin mi oğlum?” diye sormuş. Keloğlan, “Evet ana. İnsanları korkularıyla değil, kalpleriyle tanımayı öğrendim,” demiş.
Ve o günden sonra Kara Dağ’ın eteklerinde hem köyün çocuklarının kahkahaları hem de derenin şırıltısı duyulmuş. Dev dağdaki canlıları korumuş, köylüler doğaya daha dikkatli davranmış, Keloğlan ise zekâsı ve iyiliğiyle yeni maceralara doğru yola çıkmış.
Gökten üç elma düşmüş. Biri iyiliği seçenlere, biri sorunları konuşarak çözmeyi öğrenenlere, biri de korksa bile doğru olanı yapacak kadar cesur olan bütün çocuklara gitmiş.