Bir varmış, bir yokmuş… Uzakların da uzağında, yıldızların geceleri fısıldaştığı, ay ışığının çiçeklerin üzerine gümüşten yollar çizdiği büyülü bir yer varmış. Bu ülkenin adı Tatlı Rüyalar Ülkesiymiş. Burada geceleri gökyüzünde parlayan yıldızlar sıradan yıldızlar değilmiş; her biri bir çocuğun güzel dileğini taşıyormuş. Kimi yıldız cesur olmak isteyen bir çocuğun dileğini, kimi paylaşmayı öğrenmek isteyen küçük bir kalbin umudunu, kimi de ailesiyle mutlu olmak isteyen bir çocuğun hayalini saklarmış.
Tatlı Rüyalar Ülkesi’nde, yemyeşil tepelerin arasında küçük bir köy bulunurmuş. Köyün en sonunda ise pencereleri gökyüzüne bakan, mor çatılı sevimli bir ev varmış. Bu evde Lina adında meraklı, neşeli ve hayal kurmayı çok seven bir kız çocuğu yaşarmış. Lina’nın en büyük isteği, bir gece rüyaların nasıl oluştuğunu görmekmiş. Her akşam yatağına uzandığında yıldızlara bakar ve “Acaba güzel rüyalar nereden geliyor?” diye düşünürmüş. Büyükannesi ise ona her defasında gülümseyerek “Güzel rüyalar, güzel kalplerin kapısını bulur.” dermiş.
Bir gece Lina uyumadan önce penceresini açmış. Tam o sırada gökyüzünden küçücük, ışıl ışıl bir yıldız süzülerek odasına girmiş. Yıldız, Lina’nın yatağının kenarına konmuş ve incecik bir sesle konuşmuş: “Lina, Tatlı Rüyalar Ülkesi’nin yardıma ihtiyacı var. Eğer cesaretin varsa benimle gel.” Lina önce şaşırmış, sonra gözlerini kocaman açarak yıldızın peşinden gitmiş. Bir anda odasının duvarları kaybolmuş ve kendisini rengârenk çiçeklerle çevrili, ışıklı bir ormanın ortasında bulmuş.
Ormanda ağaçların dallarında minik çanlar sallanıyor, dereler şarkı söylüyor, kelebekler ay ışığında dans ediyormuş. Ancak bütün bu güzelliğin içinde garip bir sessizlik varmış. Lina biraz ilerleyince yaşlı bir baykuşla karşılaşmış. Baykuşun adı Bilge Pofudukmuş. Pofuduk, Lina’ya Tatlı Rüyalar Ülkesi’ndeki Rüya Çeşmesi’nin kuruduğunu anlatmış. Bu çeşmeden akan parıltılı su, çocukların güzel rüyalarını hazırlıyormuş. Fakat çeşmenin suyu azaldığından beri bazı çocuklar geceleri huzursuz rüyalar görmeye başlamış.
Lina hemen yardım etmek istemiş. Bilge Pofuduk ona üç görev vermiş. İlk görev, ormanın derinliklerinde yaşayan küçük bir tavşana yardım etmekmiş. Lina tavşanı bulduğunda onun ayağının dikenlere takıldığını görmüş. Tavşan korkuyla titriyormuş. Lina hiç düşünmeden dizlerinin üzerine çökmüş ve dikenleri dikkatlice çıkarmış. Tavşan özgür kalınca sevinçle zıplamış. O anda ormanda küçük bir ışık belirerek Lina’nın avucuna konmuş. Pofuduk uzaktan seslenmiş: “İyilik, karşılık beklemeden yapıldığında en parlak ışığı yakar.”
İkinci görevde Lina, kurumuş bir derenin başına gelmiş. Derenin kenarında susuz kalmış çiçekler ve üzgün bir sincap görmüş. Lina çantasındaki son suyu çıkarmış. Sincap, “Ama bu su senin yolculuğun için gerekli olabilir.” deyince Lina gülümsemiş ve “Paylaşırsak hepimize yeter.” demiş. Suyunu çiçeklerle ve sincapla paylaşmış. Birkaç saniye sonra toprağın altından incecik bir su sesi duyulmuş. Önce küçük bir damla, sonra iki damla derken dere yeniden akmaya başlamış. Lina böylece paylaşmanın yalnızca sahip olduklarını azaltmadığını, bazen çoğalttığını öğrenmiş.
Üçüncü görev ise en zor görevmiş. Lina’nın, Unutkanlık Dağı’nın tepesine çıkması gerekiyormuş. Dağın yolu çok dikmiş ve Lina birkaç kez yorulup geri dönmek istemiş. Tam vazgeçecekken büyükannesinin sözlerini hatırlamış: “Zor olan her şey, sabırla atılan küçük adımlarla kolaylaşır.” Lina derin bir nefes almış ve yavaş yavaş yürümeye devam etmiş. Bazen dinlenmiş, bazen kayalara tutunmuş, bazen de gökyüzündeki yıldızlara bakarak cesaret toplamış. Sonunda dağın zirvesine ulaşmış.
Zirvede Lina, altın renkli küçük bir kutu bulmuş. Kutunun üzerinde “Güzel rüyaların sırrı” yazıyormuş. Lina kutuyu açtığında içinden parlak bir toz bulutu yükselmiş. Fakat kutunun yanında bir not daha varmış: “Bu ışığı yalnızca iyilik, paylaşma ve sabır bir araya geldiğinde kullanabilirsin.” Lina üç görev boyunca yaptığı iyilikleri düşünmüş. O anda avucundaki üç ışık birleşmiş ve gökyüzüne doğru yükselmiş.
Işıklar Rüya Çeşmesi’ne ulaştığında çeşme bir anda parlamaya başlamış. Kuruyan taşların arasından rengârenk sular fışkırmış. Tatlı Rüyalar Ülkesi yeniden ışığa kavuşmuş. Gökyüzündeki yıldızlar eskisinden daha parlak yanmış. Bilge Pofuduk, Lina’nın yanına gelip “Artık rüyaların sırrını biliyorsun.” demiş. Lina merakla sormuş: “Peki güzel rüyalar gerçekten nereden geliyor?” Pofuduk gülümseyerek cevap vermiş: “Güzel rüyalar, güzel düşüncelerin, iyiliklerin ve umutların gecedeki yansımasıdır.”
Lina gözlerini kapattığında kendisini yeniden odasında bulmuş. Sabah güneşi pencereden içeri süzülüyormuş. Her şey bir rüya gibi görünse de Lina’nın avucunda minicik, parlak bir yıldız tozu duruyormuş. O günden sonra Lina, güzel rüyalar görmek için yalnızca yatağına uzanıp gözlerini kapatmamış. Gün boyunca arkadaşlarına yardım etmiş, sahip olduklarını paylaşmış, verdiği sözleri tutmuş ve zorlandığında sabırlı olmaya çalışmış.
Yıllar geçtikçe Lina büyümüş, fakat Tatlı Rüyalar Ülkesi’ni hiç unutmamış. Her gece uyumadan önce gökyüzüne bakıp çocuklara güzel rüyalar gönderen yıldızlara teşekkür edermiş. Çünkü artık çok önemli bir sırrı biliyormuş: En güzel rüyalar, gündüz yapılan güzel davranışların gecede açan çiçekleridir. Ve o günden sonra Tatlı Rüyalar Ülkesi’nde her çocuk uykuya daldığında, yıldızlar onlara iyilik, umut, cesaret ve sevgi dolu rüyalar fısıldamış. Masal da burada bitmiş, gökten üç yıldız düşmüş; biri güzel kalplere, biri paylaşmayı bilenlere, biri de hayallerinin peşinden sabırla giden bütün çocuklara ulaşmış.