Bir varmış, bir yokmuş… Uzak diyarların birinde, yemyeşil tepelerin arasında, Tom adında meraklı mı meraklı bir çocuk yaşarmış. Tom’un en sevdiği şey, geceleri yıldızlara bakıp hayaller kurmakmış. Ama bir sorunu varmış: Tom bir türlü uykuya dalamazmış.
Her gece yatağına uzanır, tavandaki gölgeleri izler, dışarıdaki cırcır böceklerini dinler ama gözleri kapanmazmış. Bir akşam, ay ışığı odasına gümüş gibi süzülürken penceresinin önünde minik, parlayan bir yaratık belirmiş.
Bu, Uyku Perisi Miela’ymış.
Miela, “Tom,” demiş yumuşacık sesiyle, “Eğer benimle gelirsen sana Uykular Diyarı’nı göstereceğim.”
Tom heyecanla pencereden dışarı bakmış. Bir anda yatağı bulut gibi hafiflemiş ve birlikte yıldızlı gökyüzüne yükselmişler.
Gökyüzünün üstünde, pamuk gibi bulutlardan yapılmış yatakların olduğu, ay ışığından köprülerin uzandığı büyülü bir ülkeye varmışlar. Burada koyunlar gökyüzünde zıplayarak sayılıyor, ninniler çiçeklerden yükseliyor, rüyalar rengarenk kelebekler gibi uçuşuyormuş.
Tom, Gümüş Ay Gölü’nde parlayan balıkları izlemiş, Yıldız Ormanı’nda uyku kuşlarının şarkılarını dinlemiş. En sonunda Miela onu dev bir Ayçiçeği Yatağı’na götürmüş.
“Gerçek uyku,” demiş Miela, “sakin bir kalpte başlar.”
Tom derin bir nefes almış, tüm endişelerini bırakmış ve gözlerini kapatmış.
Sabah olduğunda kendi yatağında uyanmış. Güneş odasına doğarken Tom kendini dinlenmiş ve mutlu hissetmiş. O günden sonra her gece uyumadan önce Uykular Diyarı’nı düşünmüş ve huzurla uykuya dalmış.
Ve Tom, artık her gecenin yeni bir masal olduğunu öğrenmiş.
Gökten üç yıldız düşmüş; biri huzura, biri tatlı rüyalara, biri de bu masalı dinleyenlere…





